Evet, sonunda aylardan önce, planlanan kişi sayısı sürekli değişen İstanbul gezisi yapıldı. Güzeldi ama buruktuk. Gamze'nin -ki kendisi benim hayat yoldaşımdır- annesi fenalaşıp hastaneye kaldırıldığı için ruhumuzun bir parçası sürekli Cerrahpaşa semalarında dolaştı. Gitmek istedik ama hem görüşemeyeceğimizden hem de Gamze'yi alıkoymamak için gitmedik. Yaptığım planın 1/4 ü ne ancak uyabildik. Aksilikler, kalabalık, hâlâ neden geldiklerini anlayamadığım anaokulu çocukları ve gezdiğimiz yerlerin büyüklüğü yüzünden az yer gezebildik. Umarım bana katılan insanlar -hepsine teşekkür ediyorum beni sabırla dinleyip ve bana yardımcı oldukları için- memnun kalmışlardır. Gezi de aksilik ve koşuşturma normal bir hâl aldı. Daha Ankara’dan ayrılmadan önce bile trene yetişmek için sürekli koştuk. Trende kondüktörler tarafından azar işittik koltukları döndürdüğümüz için... Bozuluyorlarmış;nesi bozulacaksa... Zaten bindiğimiz vagonun elektrik sorunu vardı ve Eskişehir’e kadar donarak gittik- abarttım mı? En azından canım Gamze'm üşüyordu- sonra vagonumuz değişti ve sayko oynadık; ebe İbrahim ve Ayşegül'dü... Sabah Gamze'yi bıraktıktan sonra koştura koştura Fetihpaşa'ya gittik. Bi hevesle merdivenlerden uçtuk balkonun en sonuna gidip masaları yerleştirdik ki şef garson geldi 9:30'a kadar kapalıyız dedi. Bu anlattığım her şeyi başından beri görmesine rağmen... Tamam dedik; Selda çantadan kek çıkardı paketi açtı dilimledi ve amcam tekrar geldi dışarıdan yemek getirmek yasak... Bizi izleyip sonradan uyarmak zevk vericiydi herhalde... Karşıya geçtik bizimkiler simitçide kahvaltı yaparken ben kendime yeni bir oyuncak aldım: canon Af için sigma 70-300mm. zoom makro objektif... Ne kadar verdiğimi yazmıyorum çünkü hatırlamak istemiyorum... Önce I.Abdülhamid türbesi oradan Yeni Camii... Koşturarak Bab-ı Âli ve Arkeoloji Müzesi. İskender lahiti beni büyüledi ama Anadolu medeniyetler müzesi daha dolgun geldi benim için... Eserlerin renklendirilmiş hallerinin bir sergisi vardı. İnsanın hayal gücünün bir örneği... Çok güzel olmuş yaratıcı ve farklı bir açı... Şark eserleri binasında aslan rölyefleri çok güzeldi... Gene koşturarak Topkapı ve birden şok hali... Her yeri küçük çocuk basmış... Sürü gibiydiler... Kâbus... Önce ikinci avlu ve mutfağın kapısından bakıp içi oyuk çınarlara gidiş... Oradan arz odası ve kıyafet bölümüne girdik. Kıyafet bölümünün içinde yeni bir sergi açmışlar Osmanlı’da lale sanırım. Lale motifleri olan eşyalar sergileniyordu; İstanbul belediyesi katkıları ile… Tam hazine odasına girecektik ki çocuklardan ve turistlerden oluşan bir insan seddi ile karşılaştık… Biz de balkona çıktık biraz ara verip boğaz köprülerini gösterdim –gerçi Ayşegül akşam boğaz köprüsü ile haliç köprüsünü karıştırdı ama olsun artık…- tam kutsal emanetlere gidiyorduk ki hamam sergisine girdik daha büyük bekliyordum ama gene de güzeldi… Kutsal emanetlerde de sıra vardı ama girilmeyecek gibi değildi. Lakin bir odayı kapamışlar. Hızlı bir şekilde silah odasına girip Topkapı sarayını bitirdik. Aya İrini’ye girmek istedik belki açıktır diye ama kapalı idi; konser için hazırlanıyormuş. Bizler sanki zarar vereceğiz. Üstelik kapalı olacaksa konserlerde de kapalı olmalı o müzik hiç mi zarar vermiyor??? Her neyse Topkapı’dan çıkınca Ayasofya’ya koşar adımlarla girdik… Ayasofya diğerlerine nazaran çok dolu değildi… O iğrenç iskele hâlâ ordaydı. Vikinglerin Ayasofya’ya bıraktıkları izleri bulmaya çalıştım ama pek belli olmuyorlardı. Bunun yerine Jüstinyen’in imzasını her iki sütundan birinde gördüm. Oymalı küçük bir şey dikkat ederseniz sizde bulabilirsiniz. Ayasofya sonrası biraz dinlenip Yerebatan’a gittik. Belediyeye bağlı oldukları için 3ytl aldılar. Ya bu insanlar müzeleri neden bir ticaret kapısı olarak görüyorlar… Çıkınca önce milyon taşı ardından da hipodromu hızlı bir şekilde geçtik… Bu arada hipodroma girmeden Alman Çeşmesi'ne de uğradık… Türk İslam eserleri müzesi diğer durağımızdı. Gene mecburen hızlı bir şekilde geçip bitirdik… Müzedeki halılar muhteşemdi muhakkak görülmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Burcu bu hızlı tempoya dayanamayıp yalvaran gözlerle –ki beni Shrek II deki kedinin gözlerinden daha çok etkiledi- bizden izin istedi. Onu Mehmet Akif ve Duygu ile Sultanahmet’te bırakıp Dolmabahçe’ye yollandık. Lakin kader gene ağlarını örüyordu müze Perşembe günleri de kapalı idi. Biz de sadece kapısında fotoğraf çektirdik. Bu sefer normal adımlarla Deniz Müzesi'ne gittik. Normal adımlar çünkü gidecek halimiz kalmamıştı. Bitimine 15 dakika kala oranın da gezimini tamamladık… Müzedeki kayıklarda görülmeye değer. Artık günün yorgunluğu ve koşuşturması sonucunda müzeleri tamamlayıp acıkan midelerimiz için İstiklal Caddesine gittik. Galatasaray lisesinin köşesindeki bir yerel yemekler yapan lokantada yemek yiyip iyice mayıştık. Tam uyacakken kalkıp Galata’nın etrafından Sultanahmet’e gittik… Orada Mehmet Akif, Duygu ve Burcu ile buluşup vedalaştık… Bu arada Gamze'yle de konuşma fırsatımız oldu. Duygu ile Mehmet Akif’i gönderince Beyazıt'a çıktık… Tekrar hızlı tramvayla Eminönü’ne gittik ki Kadıköy'e giden son vapur gitmiş… Taksiyle Karaköy iskelesine gidip vapura bindik… Haydarpaşa’da inince gene bir koşturmacayla trene bindik… Yani gezide aklımızda kalan en önemli şey koşuşturmacaydı… Ankara’da bindiğimiz trenin aksine buradaki kondüktör harika bir insandı… Ben Pendik’te indim diğerleri de zaten yorgunluktan hemen uyumuşlar… Maceralı bir gezide böylece tamamladık artık bi daha ki müzeler haftasını bekliyoruz…
Not I: 17 Mayıs akşamı Ankara’dan trene bindik… Ben Ankara’ya yeni döndüğüm için ancak bugün bunları yazabiliyorum…
Not II: fotoğraflar çıktıkça buraya aktaracağım…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder