Pazar, Nisan 01, 2007

ben...

bir istanbul dönüşü

beyaz bir ışık dönemeci döndü. etraftaki insanlar; aileler, gençler ve yalnızlar. sırtımdaki ağırlıklarla ilerledim gene trene. 4. vagon; pulman 24. tek kişilik yalnızlık koltuğu. bavullarım gene ayağımın altında. bağdaş kurdum. kulağımda appocaliptca’ dan nameler. yükselen ve düşen notalar. gergin kemanın sesi… insanın içindeki uzun saçlıyı coşturan müzikler. ama ne olursa olsun ruhumun gözleri kapandı yorgunluktan. ve başladı ruhumun rüyası. başta rüya gibi değildi gördüklerim ama neden sonra ışıklar dahi karardı ve bende hastalık belirtileri başladı. sıtmalı gibi titremeler ve kusma. ruhum durmada kusuyordu. 20 yılda ne biriktirdiyse kusuyordu. ve bunlar bitmeden de rahatlamayacaktı. dolayısıyla da ben. içinde neler yoktu ki; ışıklar, sesler, anılar, nefretler, dostluklar vb. vb. sonra her şey karardı. yavaş yavaş gelen “şeyler”. osmanlıca harfler, istanbul istatistikleri, laiklik tanımlamaları, afrodisias, para hesapları, fotoğraf filmleri… ve birden her şey kesildi. bir yatakta yatıyorum. hava soğuk ama yaz soğuğu. havasından belli ankarada’yım. telefon çalıyor. acı acı ve bunu hissedebiliyorsun. iyi bir haber gelmeyeceği belli. telefonu açtım. öldü dedi kafamdan hemen binlerce soru geçti; kim, ne zaman… sonra anladım; olamaz dedim. daha birkaç gün önce gördüm. iyiydi, elimi sıktı. bana baktı benle konuştu. telefon kapanmıştı. sessizlik; ölüm sessizliği.
havada iki atom. birbirleriyle çarpışıyorlar. şiddetli bir şekilde alevler çıkıyor. gitmeye, ayrılmaya çalışıyorlar; olmuyor bir süre dönüyorlar uzaktan uzağa; sonra yakınlaşıyorlar usulca sanki iyi ki gitmemişiz der gibi. iyi ki gitmemişler zaten diye düşündüm. nedendir bilmem.
raflar dolusu kitap. ufukla yer birleşiyor; kitaplar onları takip ediyor. birden boşalıyor hepsi üzerime; oku beni diye. hangi birinizi demeye ne vakit ne de takat bırakıyorlar. gören aramızda kan düşmanlığı var sanır. ezdikçe eziyorlar beni. kyle katarn dağıtıyordu hepsini elinde ışın kılıcı. may the force with you diyor bana. ne alaka demeye kalmadan yok oluyor. içeriden bir ses çok oyun oynuyorsun oradan karışıyor bunlar diyor. adam haklı. hayatımız oyun olmuş.
ardından bir koz as büyüyor gözümde; aha diyorum yendim sizi. sonra o koz as birden meymenetsiz herife dönüşüyor. elinde a4’ler a3’ler boy boy bilmem kaçlar… hepsini yazın diyor. sonra birden vazgeçiyor bunları bırakın gidi süleymaniye kütüphanesini yazın. ödev. haftaya istiyorum. bana numarasını veren kızlara +5 bonus.
içimden batağa, osmanlıca'ya, o adama öyle bir küfür ediliyor ki hayatımda duymadığım bir şey.
ardından pentagram giriyor rüyaya. “kill my pain” diyor ben de eyvallah abi bende tam bunu söylüyordum diyorum.
gene bir sessizlik. ardından çığlıklar; çoluk çocuk, kadın, erkek. ve binlerce mermi, ok, zıpkın, top tüfek bilumum silah. öldürüyor hepsini. öldürmekle kalmıyor; kesiyor biçiyor, ırzına geçiyor yetmiyor o çocuğu da doğurtup onu da öldürüyor. pentagram bağırıyor; “kill my pain”; bizim acılarımızda bir şey mi diyorum. onların acılarını dindirelim. ama bu yolda ölmeyelim. önemli olan ölmek değil önemli olan sevgiyle kötülüğü alt etmek. gandhi içeri giriyor. içten bir ses ayakkabı üretimi başlasın diyor.
çığlıklar tezahürata dönüşüyor. 22 kişi canhıraş bir topun peşinde koşuyor 22 bin kişi onlar adına seviniyor, üzülüyor; bu uğurda birbirlerini öldürüyorlar. aferin diyorum, devam edin.
daha sonra bu insanlar bir kapalı salona dolaşıyorlar. na’pıyorsunuz diyorum. bizim akraba televizyondaki müzik yarışmasında finalde; onu destekliyoruz. etrafa bakıyorum; adam yayındayız diyince insanlar coşuyor. öbür türlü kimsenin taktığı yok. ellerde telefon; sürekli mesaj atıyorlar. zaplıyorum. bir adam bir tabut hikâyesi anlatıyor filmin birinde ve çalacaksın diyor. bunu da İstanbul görüntüleri ile söylüyor. dayanamayıp zaplıyorum. karşımda dev ağaçlar. gözünü sevdiğim devletimin kanalı. adam ağaca aşkına dokunur gibi dokunuyor. ama ağaçlar 3000 yıllık. şeceremi saysam yetersiz. ne olaylar görmüştür. ben de bir hayranlık. sonra televizyon kendini zaplıyor. lan diyorum. yersen diyor .tam kalkacağım koltuk tutuyor elimden. kımıldayamıyorum.
gene o salak yarışma. millet kendinden geçmiş. bir la havle çekiyorum. içeriden biri iltica geldi diyor. yok, azizim gericilik diyor diğeri. geri nereye geliyorsa. karşı masa bağırıyor; ilticaya kurban olun diye. fatih döneminde herkesin elbisesi ipek, bütün evler altındı diyor. marco polo bile bu kadar atmamıştı be amca. onlar da gidiyor. ben de merak ediyorum ben ne zaman gideceğim diye.
bir amca geliyor kısa boylu; saçlarını geriye atmış. koluna giriyorum. nereye amca? çalı kaşları ile bakıyor. anlıyorum bizim oralı. gözlerin mavisi selanik mavisi. dedem de babam da öyle. bize nasip olmamış. hiç diyor; geziyoruz beraber. anlatıyorum. seni sevenlerle sevmeyenler girdi birbirine. ne yaptın bea amca diyorum, bu kadar? ne bilem bea diyor? çok mu kırıyorlar birbirlerini diyor. çok diyorum. bir şey demiyor ama mavilik anlatıyor bana her şeyi. çıkıyorum kolundan yavaş yavaş; ayrılıyor.
bir bank görüyorum; oturuyorum. yanımda iki insan. biri sağımda, biri solumda. mavi gözlü amcayı anlatıyorum. biri vay sen onun düşmanısın diyor diğeri ise onun dostusun diyor. ben de ne haliniz varsa görün deyip kalkıyorum.
ardından teoman oğul’u söylüyor. çocukluğum geliyor aklıma. müsamereler, geziler, eğlenceler… yanımda annemle ablam ve babam. sonra gözümden bir yaş dökülüyor. yer deniz oluyor. bense bir vapur. yara yara gidiyorum boğazı. bakıyorum hayranlıkla “bakire” şehre. ve alışmaya çalışıyorum artık onun yaşlandığına.
arıyorum atomun tekini. uzak düşmüşler birbirlerine. arıyorum kavuşturmak için. ayrı kalmasınlar diye. ya ben? ben dünden suçlu.
aziz nesin geliyor karşıma kitap olarak. her elini tuttuğumda yeni bir hikaye. memurlar, deliler ve eşekler. aslında bizler yani. yaptıklarımız, sürekli yaptıklarımız. hükümet, devlet ve anarşizm. yıkmak, vandallık ve hoşgörü, sevgi.
düşünüyorum, her insan kendi kapısını süpürür mü, ya da herkes birbirini sever mi sırf insan olduğu için. sonra kendimi herkesin önünde dünyanın en salak ve saf adamı ilan ediyorum. bunlara inandığım için. insanlar geliyor tebrik için ve yeni mi anladın salak olduğunu diyorlar. sonra biri geliyor kulağıma fısıldıyor; keşke herkes salak olsa diye…
hayal görüyorum rüyamda. herkes paylaşımcı. herkes dürüst. sonra onlar ölüyor. sonra onların çocukları ölüyor. sonra ölenlerin çocukları. onların torunları paylaşmak istemiyor. bazıları daha çok istiyor. sonra sorumluluklarını atıyorlar. devlet kuruluyor ve ben terler içinde uyanıyorum. neden böyle diye ağlamaya başlıyorum. yaşlı bir amca geliyor. merak etme oğul, sahte bu dünya; yok aslında. lakin önce sen doğru ol. doğru iş yap; sonra insanları düzelt, göreceksin elini attığın her dal doğru olacaktır. eyvallah amca diyorum.
sonra luke skywalker geliyor ve elinde ışın kılıcı arkasında ona tapan binlerce amerikalı genç. teli çok germe yoksa kopar; çok salma yoksa çalmaz diyor. gençler deli oluyor bu söze. jedi master diyorum bu sözü senden binlerce yıl önce siddartha anlamıştı. o kim diyor. arkasındaki gençlere bakıyorum. Allah acısın diyorum. arkamdan bağırıyorlar. may the force with you.
sonra imparator penguenler geliyor. sıra halinde. şu nizama bak diyorum. sonra hepsi çeşit çeşit hayvanlar oluyorlar. hepsinin kafası da tayyip. arkadan deniz’in sesleri ama anlaşılmıyor. ne zaman anlaşıldı ki. önümde cumhurbaşkanı kararnameyi anayasa mahkemesine gönderdim geçemezsiniz diyor. havada oylar; çöpte oylar. demokrasi araç mı amaç mı? boşa giden seçim afişleri; boşa giden paralar. rap rap rap. aman Yarabbi rüya içinde kabus.
terler içinde uyanıyorum; eskişehir. başımda güvenlik. meğer arkamda oturan kız için gelmiş. kızın gözler yaşlı eli havada. tren istasyonda. bir arbede ortamı. biri bağırıyor paralarını çalmış; öbürü diyor taciz etmiş. gelenler gidenler polisler. sonra ortalık sakinleşiyor derken güvenlik bir adamı copla dövüyor. adam sanık. güvenlik öyle bir vuruyor ki; hem adamı dövüyor, hem kaçan golün, hem ekonomik bunalımın, hem ırak savaşının, hem karısının dırdırının öcünü alıyor…diğer güvenlikçiler geliyor. ayırıyorlar. dövende gözle görülür bir rahatlama…boş bakışlar. sanki,neyse. zannedersin adam on yıl hapis yatacak. sonra birden serbest bıraktılar adamı. hani suçluydu. sanık tekrar trene biniyor. yanımdan geçerken öyle bir küfür etti ki yıllardır biriktirdiği hıncı kustu. ne adam kaldı ne kadın ne de bebek…
tren gidiyor. hala gidiyor…rüya da onla beraber. atom parçası hala kayıp. bulabilene aşk olsun.
deliler geliyor. binlercesi, onbinlercesi yıkmaya her şeyi…belki de düzeltmeye diyor aziz nesin. tekrar yanımda. bütün bu düzensizlikleri onlar düzeltecek diyor. peki ya sonra? düzettikten sonra diyorum. susuyor. susması manalı. anarşizmden sonrası devlet diyor o gözler.
sınıftayım, büyük bir amfi. beni kimse görmüyor. hoca derse giriyor. ilk defa giriyormuş derse anladığım kadarıyla. sen necisin dedi birisine; sonra böyle olmaz; herkes ideolojisini ve ismini bir kağıda yazsın dedi. herkes yazdı; sen oraya sen buraya apolitikler şuraya dedi. sizler kaldınız dedi ilk ayırdıklarını; apolitikler geçer ama az notla; sizse en az B dedi. sınıftan çıt çıkmıyor; kimse konuşmuyordu. ben ise bağırıyordum deli gibi. adalet nerde, üniversite anlayışı nerde, senin ne hakkın var bunu yapmaya diye… sesim duyulmuyordu. yok oluyordu, biten bir şarkı gibi; amfide yok olmaya başladı. yavaş yavaş…
bir üniversite önündeyim. aileler çocuklarını üniversiteye getirmişlerdi kayıt için… nasihatler havada uçuşuyordu. hepsi de aynı nasihat. aman dikkatli olun, aman olaylara karışmayın, aman hocanıza karşı gelmeyin, aman ocu olmayın, aman bucu olmayın, aman fişlenmeyin. düşünme ders çalış;ot gibi yaşa…
alttan alt yazı: “-izm’ler hayatlarımızın –beyinlerimizin- prangalarıdır.”
tam artık yeter diye bağıracaktım ki bu kadar olumsuzluktan sonra, artık ışığın dünyadan yok olduğunu düşündüğüm sırada, ortam aydınlandı. yalnız yakıcı bir ışık değildi bu, insanı yormayan hatta sevecen bir şekilde kucaklayan bir ışıktı. umut var dedim kendi kendime bu kadar olumsuzluğa rağmen. gözlerimi açtığımda ankara garındaydım. güneş doğmuş, insanlar inmeye başlamıştı trenden. ağır sırt çantamı yüklenip, bavulumu omzuma astım ve trenden inerken gene ankara dedim.
bu yazıda var olan ifadeler abartılsa da ya da küçültülse de var olmuştur. hayata daha doğrusu düzene karşı bir tepkidir bu yazı ve beni anlamayanlara karşı. sadece bu kadar mı tepkim. kesinlikle hayır. ne yazık ki kalemim güçlü değil ki bu yüzden aklımdan geçenlerin hepsini kağıda dökemiyorum. bu yazıyı yazma fikri üsküdar salacak’ta beni anlayan nadir insanlardan biri olan dostumla boğaz rüzgarına karşı yürürken ortaya çıktı. bir noktada o gün söylediklerimin bir özetidir bunlar. kurgusal olmasının sebebi ise kendimi ifade biçimimden kaynaklanmakta. simgelerin –kutsal olsun olmasın- firmalarca; insanlarca oy ve para uğruna kullanıldığı bu düzende bir karşı koyuştur bu yazı. sürç-ü lisan eyledimse affola…

ben atakhan galip; zavallı bir şövalye…

5 yorum:

M. Akif dedi ki...

Aşağı yukarı 6 aydır inşallah zorunluluktan değildir ama beraberiz ve bu olayların hepsini az çok biliyorum içim burkuldu biraz çunku hiç mi güzel birşey olmadı diye geçirdim içimden bu süre içinde neden sadece kötü şeylerden bahsetmiş galip ? entersan bir yazı olmuş ilk defa bu tarz bir yazı okudum değişik , herşey yerli yerinde ama biraz eklemeler yapıyım bari diyorum sonra aynı stilde eklemeler yapamam diye düşünerek vazgeçiyorum bir andan sen hadi namaz kılcaz diye sıkıştırırken ama bir yazı daha yaz bu sefer güzel olan insanı mutlu edecek acıları tazelemeyecek bir yazı olsun ben eklemeyeyim çunku biliyosun edebiyatla aram yok pek sen fazla takma olanlara "mevlam görelim neyler neylerse güzel eyler.." kardeşim...

İMECE DÜŞÜNCESİ NEDİR? dedi ki...

Yazıyı daha önce okudum ve bir an önce eklenmesini bekliyordum. Edebiyatın tüy dokusu masumluğu,samuray kılıcının buz gibi sivrilmiş keskinliğinin yaşadığı büyük bir aşk gibi geldi bu yazı bana... Ben diyorum ki,içimizdeki isyanları bu denli 'samimi sertliklerle' ortaya koyabilmek,ustalık gerektiriyor. Ve bu ustalığın kuşağını beline dolayan kardeşim galip'e içten teşekkür ediyorum.

Bir dahaki yazında 'Selanikli' bir 'hemşehrini' görürsen yine,benden de selam söyle bu kez!..

Eline,yüreğine,kalemine sağlık...

Adsız dedi ki...

hey asil şovalye!! harika bi yazı bu!tebrikler!! çok derine daldım, düşündüm, anladım ve farkettim ki bir ben görmüyorum bu kabus-rüyayı, bir ben hissetmiyorum bu sancıları, bunca olanı apaçık gören deli(!) bir ben değilim. Sevindim:)))

Adsız dedi ki...

adamda "çocuk" olarak doğmuştur..ondaki kudret büyüğüşündeki kudrettedir...
(TAOGERA)
üstad...hatırlar mısın? sene 1999 daha yeni yetmeyiz ikimizde...o kadar sivriydik ki, daha sonra yontulmak çok zor oldu(!) pişiyoruz..pişeceğiz...vs....
yazıyı okurken bu kelimeler kimden neyin birikimi olarak çıkıyor onlar geldi aklıma...birazda aylardır görüşememenin özlemiyle...

yüreğine mukayıt olasın...

Merve ÇAKIR dedi ki...

Tebrikler kardeşim, yazı ve araştırma gerçekten çok güzel olmuş, dimağına kuvvet. Dünyaya nam salmış bir medeniyetin , olanca vurdumduymazlığı ile en savurgan mirasyedileri olan bizler, acaba arkamızda bıraktığımız koca uygarlığın ne kadar farkındayız ? Ya da nereye kadar daha sürecek bu umursamazlık ? Bu denli aydınlatıcı ve açıkçası düşündürücü bir araştırma eminim , bize , bizi biz yapan şeylerin ne olduğu hususunda , bir ışık olacaktır. Tekrar tebrik ediyorum ve böylesinde çalışmalarını ileride , iyi bir akademisyen olarak ta sürdüreceğine olan inancımla başarılar diliyorum.